Jan Saudek

one photographer: Jan Saudek


Photograph from aktualne.cz


Bio:
Czech photographer, borned in 1935, jew, raised in a children's concentration camp, survived - thank god -, now lives in Prague.

At first sight: Photographs for questioning the normality, esthetic norms, ethic norms, all norms.

Main subject: Flesh.


one photograph from 1995 "Sarah goes strong..." by Jan Saudek


personal note: I saw one of his exhibitions last June. I'm a lucky bitch.

Links:
@Wikipedia
Official Website

Antoine d'Agata

one Photographer: Antoine d'Agata
Photograph by Atila Cangır

Bio: French photographer, borned in 1961, joined Magnum Photos in 2004, travels around the world, no permanent residence.

At first sight: Photographs of violence combined with intimacy. Mostly in black & white.

Main subject: Human body.

one Photograph from Stigma by Antoine d'Agata



Links:
Biography @Magnum Photos
Works @Documentsdartistes

çiçekli şiirler yazmak istiyorum bayım!

bu aralar gündemde şiir var. gündem derken benim hayatımın gündeminde, diğerleriyle pek ilgilenmiyorum zaten, gazete de okumuyorum uzun zamandır, dayımın tv açık uyuma huyu olmasa ve beni uyku bir tutsa - bir-tut-sa- belki kastelli'nin tek kurşun anıtını bile günler sonra öğrenecektim.

didem madak'tan daha önce bahsetmiş miydim hatırlamıyorum, tahinpekmez'e yazıp sonra sildiydim buraya taşımadım sanırım.

didem madak izmirli bir şaire ve benim "bu şiiri ben yazmalıydım." dediğim şiirlere sahip bir kadın, sanırım her gün bir şekilde aklıma düşüyordur bir şiirinden bir mısra, eksiksiz, en azından her gün içimden "ispanya'ya gidiyorum bir aşk mektubu yazmaya ve iskambil kağıtlarını ateşe atmaya!" diye geçiriyorum. çünkü aşkın en güzel tariflerinden biri bu firar, kaçma isteği, yolculuk hevesi. zaten ahmet telli de diyor "büyük aşklar yolculuklarla başlar ve serüvenciler düşer bu yollara ancak" diye. oh gene başladı çapraz şiir çağrışımı. didem madak'a dönüyorum...

bu sabah "çiçekli şiirler yazmak istiyorum"la uyandım. hani sonu ünlemlerle biten mısraları olan şiir. "çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım!" diye başlıyor şiir, ve benim gözümün önüne bu cümleyi kuran kız olduğu gibi geliyor, rengarenk elbisesi, dans eden etekleriyle, kaşları çatık ama gülümsemesi duruyor, bir kırıklık var içerisinde ve az sonra anlatacak bize her şeyi.

bekliyorum.

"bilmiyorsunuz. darmadağım gölgemi çiçekli perdelerin arkasına saklıyorum." diyor.

bunu okurken ben kızın minik ayaklarıyla koşturduğunu görebiliyorum. bendeki didem madak sihri de burada zaten, görselliği o kadar yoğun ki şiirlerinin sanki şiir okumuyorum da ufak bir oyun oynanıyor karşımda, iç ses tonum oyundaki o karaktere göre değişiyor şiiri okurken.

*
devam edeceğim.
*

Saudade



İnsanın en mühim icadı dil.
Dilin en basit parçası sesler. Seslere anlam yüklemiş insanlar zamanla, sonra da onlarla anlaşmaya başlamışız. Bu cümle bile beni keyiflendiriyor yahu, anlam > anlamak > anlaşmak.

Kimi kelimeleri çok severim, üzerinde kafa patlattığım kelimelerden biri de "ölüm". Ölüme bir sürü dilde bir dünya seste baktım, en yakıştırdığım "smrt" oldu. Bu tespitte Romain Gary'nin Kadının Işığı'nın da etkisi büyüktür tabi ki... Bir de "mort" var. Smrt ölümün Slav dillerindeki karşılığı genelde, mort da Latince'de. Mort dedin mi bir şeylerin bittiği hissi zort diye oturuyor adamın kafasına, ama smrt dedin mi iğrenç bir şeyler olduğunu hissediyorsun, pis bir koku geliyor hipotalamusuna adamın; smrt: bir yerlerde biri can çekişiyor, şişiyor, kurtlar sırtında leşini yemek için birbiri ardına dalıyor.
Bazı kelimelerin ise karşılığı yok başka dillerde, seslerde. Onlardan biri "gönül" çünkü gönül dediğin ne yürek, ne kalp... Gönül: tertemiz, berrak, ferah. Huzur da öyle, en güzel ses karşılığı Türkçe'de bence. Aynı anlamı başka bir seste bulamıyorum sanki, comfort değil, pohodli değil, huzur yahu huzur!

Böyle çok sevdiğim bir kelime de Portekizce'de ses bulmuş: Saudade. Solitude'un da türediği Latince Solitatem kelimesinden geliyor aslında, yalnızlıktan türemiş lâkin adamların yalnızlık için kelimeleri ayrı: solidão. Saudade'ye Türkçe karşılık ararken melankoli diyebilir belki bir başkası ama ben demem. Saudade hem mutluluk hem mutsuzluğu barındırıyor içinde. Neşenin ve hüznün tınısı içerisinde, ölümün saadeti diye fısıldıyor gönlüm de yok saadet de değil, ölüm de değil. Özlem ama olana ve artık olmayana değil, olabileceklere de belki de, üstelik sadece özlem de değil istek de var içinde... Hem sadece üzüntü yaratmıyor umut da var!

Saudade, hayatın özeti bu aralar.

* Hiç eskimeyecek bir albüm önerisi, hep bu kelimeyi anımsatan: İncesaz - Eylül Şarkıları

Not: Fotoğraflardan ilkini Modern ve Ötesi sergisinde çektim, ikincisi Karaköy - Kadıköy vapurundan.

mendilimde kan sesleri hayatımın fonu oldu



Benim "Mendilimde Kan Sesleri" ilk tanışmam 15 yaşında Safranbolu evlerini gezerken oldu. Gezdiğimiz bir evin camında şairsiz bir şekilde sadece şu mısralar yazıyordu:

"...
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiceğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konya'nın beyaz
Antep'in kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına,
Öylesine benzer ki
Ve avlularına
..."

Elimdeki not defterine bu satırları yazdım. O zamanlar internet dediğimiz nane de bu kadar data yığını halinde değil, ben de o gün karşılaştığım herkese bu şiiri sordum, "Hocam kimin bu şiir biliyor musunuz?"

Sonra öğrendim ki Edip Cansever'in şiiri, adı da "Mendilimde Kan Sesleri" Edip abiyle daha önce karşılaşmıştık da bu şiiriyle karşılaşmamıştık. Şiirin tamamını bulmak için fellik fellik kitapçıları aradım, sonunda kitabı buldum ama param yok, bir eski kitapçıdan rica edip şiirin tamamını yazdım bir kağıda ve eve gelip duvarıma Saraybosna'da, Piriştine'de ağlayanların arasına astım o kağıdı. Dönüp dönüp okudum. Herhalde baştan sona ezbere okuyabildiğim tek şiir budur.

Bir sene sonra bi adamla tanıştım, dedi ki bana "bir arkadaşım der ki 'herkesin bir Ahmet abisi olmalı', Ahmet abili bir şiir vardır sen bilmezsin." Benim gözlerim parladı tabi "bilmezlikten gelme Ahmet abi, umudu dürt... umutsuzluğu yatıştır..." dedim adama, şaşırdı. "Pek kimse bilmez bu şiiri" dedi, şiir oradan da akıp gitti.

Yıllar geçti gitti, gün geçtikçe Edip abiyle daha da samimi olduk. bu kez İzmir'de kitapçının birinde - Yakın Kitabevi - "Ben Ruhi Bey Nasılım"ı arıyorum, o arada Edip Cansever toplu şiirler'e elim gitti. Kitapçıdaki adam geldi, "O kitabın 402. sayfasında bir şiir vardır pek kimse bilmez..." dedi, açtım söylediği sayfayı bakakaldım: Mendilimde Kan Sesleri. Adam diyeceğini dedi gitti, ben kitapları aldım çıktım.

Hayatımın her anında bu şiir bir yerlerde akıp gidiyormuş gibi geliyor bana senelerdir. gitgide içine işledi hayatımın ve artık girdiğim her yol sonunda dağılmış pazar yerlerine benziyor, kadehler elimde küfür gibi duruyor ve ben bir gün geleceğini bildiğim birine uzaktan uzaktan domates peynir doğruyorum sanki...

Çok sağol Ahmet abi, iyi ki girdin şu üç kuruşluk ömrüme. Edip abiye de selamlar...

taşra ne demek?

Bütün bu manzara yıllardır benzer şekilde tekrarlanmasına karşın ilçe için yine de çok önemli gündü. Zira, seneye bugün yeniden yaşanana kadar öteki anlar hemen hemen birbirinin benzeri olacaktı. En azından yılda bir gün öbürlerinden biraz farklı geçiyordu. Bu “farklı” gün gelecek yıl yinelense de ne gam! Taşra demek tekrara teşne demek değil mi, zaten?

Ahmet Büke, Çiğdem Külâhı, Salla Bayrağı Düşman Üstüne!

kardeşlik, insanlıkçılık

bir adam: Bütün bunlarda ölümsüz bir yan var Lidya. Çok fazla gülünçlük gerekli. Eskiden buna insan onuru deniyordu. Niçin ona... yardım etmediniz?

kocası afazi olan ve onu terkeden kadın: ...ve geri kalan yaşamım benim artık katlanamayacağım bir acıya son vermek için kocamın ölmesine yardım edip etmediğimi kendi kendime sormakla geçti. Kardeşlikten söz ettiniz... Denedim. Ama insanın artık sevmediği birisine bağlı kalması doğru değildi... Bir ahlâk adına bir insan için kendini feda etmek, artık bunların hiç iler tutar bir yanı yoktu. Bu hiçbir insanca yanı olmayan bir insanlıkçılıktı, doğaya karşı bir eylemdi.